Now Playing Tracks

Ve bir masal

Denizin derinliklerinde bir deniz elması yaşarmış. Oldukça küçük bir elmaymış bu çünkü nereye baksa kendinden kocaman büyük yaratıklar görüyormuş. Sağına bakıyormuş yemyeşil oraya buraya saklanan otlar ve soluna bakıyormuş kuyruklarını oraya buraya sallayan, dudaklarını açıp kapayarak kendilerine söylemek istemediği bir tip veren tuhaf balıklar.
Bu deniz elması ne zaman doğduğunu hatırlamıyormuş, tek bildiği gözlerini açtığında kendini suların içinde bulduğu ve çok çok küçük hissettiğiymiş.ilk başlarda denizin içi onu biraz cezbetmiş, çünkü acayip renkliymiş buradaki hayat. Mercanlar, balıklar, yosunlar, tehlikeli deniz anaları bile hepsi bir ayrı güzelmiş. Ama zamanla sıkılmaya başlamış elma. Sanki buraya ait değil gibiymiş ama burda doğmuşsa buraya ait olmalıyım diye düşünüyormuş.
Sonra fark etmiş ki, deniz içinde hiçbir canlı yalnız değil, peki ben neden yalnızım? Turuncu balıktan milyonlarca var, yosunları saymayı denemedim bile. Mermcanlardan bir sürü, balina bile bir kaç tane görmüşlüğüm var. Peki ben neden yalnızım? Gerçekten şüpheye düşüyormuş elma, acaba gerçekten deniz ona göre bir yer değil miymiş? Ama burda doğmadı mı??
Yine de sormaya karar vermiş elma, bu şekilde sadece düşünerek olayları çözemeyeceğini fark etmiş. Araştırmak, ve öğrenmek gerekiyormuş. Ama bu o kadar da kolay olmamış. Çünkü hiç bir deniz canlısıyla iletişim kurmayı beceremiyormuş. Dikkatlerini çekmek yeterince zorken, üstüne bir de derdini anlatmak. Günün birinde bembeyaz bir inci, sürekli bağıran bu ezik büzük rengi bi tuhaf olan yaratığı dinlemeye karar vermiş ama ne elma onun dediğinden bir şey anlamış, ne inci elmanın. Üstelik elmaya göre inci, küstahın tekiymiş. Incinin o bakışlarından sonra bu rengarenk dünyada bir canlıya daha derdini anlatmaya cesaret edememiş elma.
Günden güne zayıfladığını ve kötü kokmaya başladığını hissetmiş. Ama yapabileceği bir şey yokmuş çünkü kimseden yardım alamıyor ya da kimseye bir şey anlatamıyormuş. Hatta bir ara bir kaç turuncu renkli balık ona yanaşıp etinden koparmaya çalışmışlar ama sanırım beğenmemiş olacaklar ki gerisin geri dönmüşler, ee sonra bi daha gelen de olmamış. İyiice özgüvenini yitirmiş elma. Onun da bi amacı olmalıymış üstelik. Neden kimse onu fark etmiyor veya neden kimseye yardımı dokunmuyor bir türlü çözememiş elma.
Sonra bir gün, bir balık yanına gelmiş. Tuhaf, çirkin görünüşlü bir balıkmış bu. Ağzında boydan boya kocaman bir yarık varmış ve üstelik rengi de soluk griymiş. Sevmemiş bu balığı elma, ama balık ona hiç ummadığı bir hediye getirmiş. Bir muz kabuğu. Elmanın gözlerinin içine bakmış balık ve yırtık ağzı ile kocaman gülümseyerek ordan uzaklaşmış. O zaman elma, balığı bir başka görmüş, soluk gri rengi sanki bütün turunculardan daha parlakmış ve ağzı sanki daha iyi gülebilsin diye yırtılmış.
“İşte böyle, tikintiyle değil teşekkürle bakmalısın o balığa” demiş bir ses vee elma duyar duymaz bunun muz kabuğundan geldiğini anlamış.
“Inanamıyorum” demiş elma,” ben seni anlayabiliyorum.”
“Evet,” demiş muz, “çünkü ikimizde yukardan geliyoruz.”
O zaman her şeyi anlatmış ona muz kabuğu. Insanların elmayı başka bir dünyadan denizin içine attıklarını, onun buraya ait olmadığını, bu yüzden kimseyi anlamadığını ve günden güne çürüdüğünü. O balığın bir zamanlar oltaya takılıp yukarıyı görmüş, ve sonra kurtulmuş bir balık olduğunu. Ikisinin de birbirine ihtiyaç duyduklarını anlayacak kadar zeki bir balık olduğunu.
İşte o zman da çok utanmış elma. Demek çürüyormuş, demek çok çirkin bir haldemiş, demek o güzeller güzeli inci o yüzden öyle bakmış ona ve ne halde olduğunu bilmeden onu ayıplayan elma, bir de o haliyle balığı beğenmemiş. Kendisine yardım etmek için gelen balığı. Çok utanmış elma ama evet çok geçmiş. Tamamen çürümeden geçirdiği bir kaç günü muz ile geçirmiş elma, eskisi gibi sıkılmıyormuş artık, kim olduğunu ne olduğunu öğrenmiş, ama gene de mutlu değilmiş çünkü burda olmaması gerektiğini biliyormuş. En başından beri yukarıda olmayı dilemiş, ya da vazifesini bitirip öyle atılmayı.
Ama böyle yaşamaması gerektiğine karar vermiş elma, yaralı balığın yaptığını unutmamalıymış, onun için bir arkadaş varmış artık ve ait olmadığı bir yerde bile olsa kendisi için bir şeyler yapan birilerine rastlamış. Geri kalan günlerini pişmanlık ve üzüntüyle geçirmemeye karar vermiş ve muz kabuğu ile gelip geçen incilere laf atarak, yosunları gıdıklayarak, dostları gibi pek çok yaralı balık görüp onları selamlayarak kalan günlerini geçirmişler.

Sevgili Günlük;

Hayatı pişmanlıklara tutunarak yaşamamak gerektiğine inananlardanım. Hiç bir zaman keşke demek bir şeylerin çözümü olmuyor. Belki bazen fark etmemize ve verdiğimiz yanlış kararları düzeltmemize yardımcı olabilir ama bunu fark edip, pişmanlıkları yararlı yönde kullanabilecek insan sayısı oldukça az bana göre. Üstelik yanlış bir karar aldığımızda bunu öylece telafi etmek çoğu zaman mümkün olmamakla birlikte, bazı zamanlarda hiç düzeltme şansımız olmuyor bile. Böyle zamanlardaysa pişmanlık, sadece karanlık bir sis. Onu dağıtıp yolunu görmek ve dikenli bile olsa dikenlere değmemeye çalışarak en güvenli şekilde yoldan geçmek gerekiyor.

Ve bazen siz değil de, çevrenizdeki insanlar çok yanlış kararlar verebiliyor. Ve bu yanlış kararlar hepinizi etkiliyor, tüm aileyi ve belki de iyicee ileriye bakarsak küçük çapta dünyayı da ve doğayı falan. Peki böyle durumlarda siz ne yapabilirsiniz? Bu gerçekten yanlış bir kararsa, aydınlık seçenek önündeyse ve kişi o sis yüzünden hiçbir şey göremiyorsa, ya da en kötüsü hayatının merkezine sizi koyduysa ve bu yüzden aydınlığı reddiyorsa? Ve siz bunu bile bile onun dikenlerden yaraladığını görüyorsanız, ona nasıl yardım edersiniz?

Hayır, aydınlığı reddeden birisine zorla onu kabul ettiremezsiniz. Her birey, ister sizi hayatının merkezine koysun isterse başka, kendi hayatını yaşar ve bu yüzden kendi kararlarını alır. Yani sizi en önemli yapmak onun kararıdır. Evet, ama neden mutsuzdur o zaman? Belki de ince nokta burada, bahsettiğim şey devreye giriyordur; pişmanlık. Beyni durmadan çalışır, acaba diğer kararı versem kimler zarar görücek, bu doğru mu, kızıma bunu yapmalı mıyım? biraz daha bekleyebilir, ben başarabilirim. Vee belki de fark etmeden bize en büyük zararı yaşatır, ama kalkıp ona bunu söyleyemezsiniz. Beni öldüyorsun, diyemezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey ona aydınlığı önermeye devam etmek olur.  

Ya da belki de ben böyle düşünüyorum ve belki de çok yanlış düşünüyorum. Sadece tek istediğim, insanların yaptıkları yanlışları düzeltebilecek cesarete sahip olmaları.

İnsan, bacağı kırıldığında gelini için bi kaç merdiveni çıkamaz belki amaa yaralanmış bir dostunu ziyarete gitmek için onlarca merdiven çıkabilir !! !
Bu böyledir, belki dostu olan bilmez ama, canlı örneği babanem ^^

We make Tumblr themes